19 Aralık 2009 Cumartesi

gri sızı

istanbul'da gök delinmişçesine yağmur yağıyor. e hani meteoroloji herşeyi bilirdi? bunu niye bilmedi? 


kıl payıyla kaçırdım vapuru. jetonumu attım, turnikeden geçtim. hazır içerisi boşken otururum yayıla yayıla kitabımı okurum diye de planlar kuruyorum. bir de ne göreyim, kapı açık. girişinde bir adam. kadıköy mü diyorum? titrek bi sesle. çünkü şimdiye dek vapurun kalkışının ardından 5 dakika bile geçmemişken bir diğerinin orada bulunduğuna denk gelmedim. he diyor adam, içeri giriyorum ama hala endişeliyim. ya bu kadıköye gitmezse? aklımdan diğer seçenekler geçiyor, kabataş? yok o bu tarafta. eminönü? sallama. ne alakası var, kıyıdan kıyıdan tur mu yapıcak vapur? haydarpaşa? yok oraya başka yerden vapur geliyordu bu değil. amaaan neyse artık gidince görürüm diyip son bulduruyorum yine bu beyin fırtınama.


dur bakalım ne çalıyor? ha grace kelly. keyfim yerine gelsin diye. çantamda sticks vardı galiba. bir yandan onu kemirirken diğer yandan da uykusuz okuyorum. eh 25 dakika vapurun kalkmasını beklerken hayli bir kısmını okumuş oluyorum zaten. karşıma iki kokoş teyze oturuyor. bir tanesi fena kesiyor beni. sıradanlığımı bozacak elimdeki çikolata dışında hiçbir şey yok oysa ki. saçımı tepede toplamışım, zoraki sürülmüş bir kalem var gözümde, parmağımda da yüzük. aslında çok derine inmeye gerek yok. vapurun kurallarındandır bu. karşındakini, onun arka koltuğundakini ve kapıdan içeri gireni sanki tanıdıkmış gibi süzersin. hemen hemen herkes yapıyor bunu. asıl eğlenceli olan ise bir diğerini süzerken aslında onun da süzülüyor olması. ava gidip avlanmak gibi. 


hah sonunda vapur hareket ediyor. gren'den ma çalıyor. dışarıya gözüm takılıyor. az görülür bir an. istanbul gri bulutlar çevrili, karanlık değil ama. binaların içindeki yorgunluklar dışa vurmuş. gözlerimi alamıyorum. deniz desen bulanıklaşmış rengi. kusuyor sanki. şehre bir kez daha hayran kalıyorum. üstünde hiç renk yokken bile çok çekici. en çok ona yakışmış gri, kimseye yakış(a)madığı kadar yakışmış. griyi sanırım bu yüzden seviyorum, içine girdiğine kendinden parça veriyor. onu da kendisi gibi yapıyor. vapur dönüp de karşımda iskeleyi görene dek başka yere bakamadım, bakmak istemedim. zaten inmek için kenara yaklaştığımda o kadar insanın telaşının yarattığı çemberin içine girmemek mümkün değil. kendimi onların arasında bir yere, bir şeye acele ederken buluverdim. 


(sonunda fotoğraf bulabildim. bunun gibi bir havaydı o günkü hava da)




romun kokusunu seviyorum. henüz tadına saf olarak bakamasam da, çikolata ve kahve içindeki aroması ne kadar güzel olabileceğinin demosu gibi. 


cam kapıları oldum olası sevmezdim. kolundan değil de kendisini itenler yüzünden parmak izleri dolu olur, benek benek böyle. bir de kendini bilmez biçimde ya ağır ya da fazla hafif olurlar, bir oraya bir buraya çarparlar ya da çarpamazlar. işte bana çarpana denk geldi bu kez. sol elimde 4,80 parmağım var artık. içten içe zonkluyor sanki..

0 yorum:

Yorum Gönder