13 Kasım 2009 Cuma

kahvenin renginde

zorla uyanılmış bir sabah, aksinin hükmettiği bir gün.


düğmeleri açtığımda hissettiğim rüzgar, kapattığımda bunaltan bir sıcak. daha yarım saat var... yürüyorum ağır ağır. etrafa bakmıyorum bile, gözlerim yere dikilmiş. gözüme bir bank kestiriyorum. en kenarına oturuyorum, sanki yanıma birileri gelecekmiş ve sığamayacakmışız gibi. sanki bank beni istemiyormuş da bir an önce kalkmam gerekiyormuş gibi. bir sigara yakıyorum, emaneten duruyor elimde. ağacın yapraklarının arasından güneş denk geldiği yerleri yakıyor. arada bir de gözüme geliyor o ışıklar ama yerimden kalkmıyorum. bank beni sevmeye başlamış, arkama yaslanmama izin veriyor. ancak ben elde ettiği anda oyuncağından sıkılan çocuk gibi kalkıveriyorum ordan, arkama bile bakmadan uzaklaşıyorum. bu kez daha hızlı adımlarla yürüyorum hatta karşı kaldırıma geçiyorum. daha 25 dakika var, kitapçıya giriyorum. ilk başta gerginlik... her zamanki gibi. sonra... müzikle uyumlu sanki her biri. elimi uzattığım kitap şarkıya göre değişiyor sanki. tam diğer tarafa geçecekken saate bakıyorum ve 10 dakika kalmış. çıkıyorum ordan. 


üçüncü kat, kocaman bir salon. bu kez güleryüzlü bir kadın var. bir şeyler soruyor ve içeri geçiyor, ardından diğerini görüyorum. ah geçen seferki.. bakalım bu kez neler soracak? diye içimden geçirip sabrımın elini tutuyorum. dakikalar sonra içerdeyim ve bildik konuşmalar geçiyor. sonunda bitiyor ve çıkıyorum, basamaklardan indikçe içim daralmaya başlıyor. yürüyorum, nedense ters yöne doğru. aynı üç şarkıyı dinliyorum, ellerim cebimde. hava soğumaya başlamış ve rüzgar ince deliklerden içeri girip iğne gibi sokmaya başlıyor. gittikçe artan bir baş ağrısı yaklaşıyor. kaçmak için sigara yakıyorum insanların bakışlarını görmeden, gözlerimden neredeyse inecek yaşları saklamadan, mırıldandığım şarkıyı duymalarını umursamadan. sola dönüp devam ediyorum yürümeye. ağzımda o bilindik iğrenç acı tat. yüzüm daha da bir ekşileşiyor. yeşil ışık yanmasına rağmen geçmiyorum, bekliyorum bir sonraki ışığı. trafikte ne de sabırsız oluyor insanlar. korna sesi, ahh! başımın ağrısını daha da şiddetlendiriyor. üstelik havasız bir otobüs... gözlerim iyice küçülüyor, kendimi şarkılara vermeye çabalıyorum.. 


bir kaç durak önce iniyorum, açık hava daha iyi geliyor. ayaklarım yönlendiriyor beni. kendimi sözde ödüllendirmek için de bir koca kavanoz nutella alıyorum. kapağını bile açmıyorum eve geldiğimde. yine bir heves kurbanı mı oldu acaba? o sırada telefon çalıyor ve o bildik ses; can sıkıntımı azaltmak için, baş ağrımı biraz hafifletmek için yeten o dostun sesi. kendi sıkıntılarını anlatırken o da neşeleniyor. kahvemden yudumlarımı aldıkça ağrı daha da hafifliyor. 


şimdi ise sıcacık yatağa girip masal tadında düşler kurmanın ve günü mutlu bitirmenin zamanı..

0 yorum:

Yorum Gönder